Dolar : Alış : 3.6985 / Satış : 3.7051
Euro : Alış : 4.3445 / Satış : 4.3524
HAVA DURUMU
hava durumu

artvin22°CAz Bulutlu

Üyelik İşlemleri Yeni Üyelik / Giriş Yap

Siyah beyaz köy geceleri

Ana Sayfa » Köşe Yazarları » Siyah beyaz köy geceleri
19 September 2015

Merhaba Arkadaşlar.

Sizinle daha yeni geldiğim kısa bir memleket tatilinin anılarını paylaşmak istedim. Bursa’dan yola çıkıp Artvin’e vardığımızda gece saat 20.00 civarı idi ve şiddetli yağış vardı. Önce moralim biraz bozuldu çünkü yağış demek bizim için sürekli iç mekanlarda kalmak zorunda olmak demekti. Oysa biz buraya memleket havası solumaya gelmiştik.

Ama neyse ki ertesi sabah hava günlük güneşlikti ve seyahatimiz boyunca da hep öyle oldu. Ertesi gün Yusufeli’ne bağlı köyüme, Boyalı Köyüne gitmeye karar verdik. Ancak köyde kar olabilirdi. Telefon ettik ama telefonlar da kesikti, haber alamadık. Her ihtimale karşı oradan bir 4×4 vasıta bulduk ve onunla yola çıktık. Baraj yüzünden yol uzadığı için yolculuğumuz da uzun sürdü haliyle. Yusufeli’ne vardığımızda bizi sıcak bir hava ve bir okadar sıcak hemşehrilerimiz karşıladı. Fakat biz sadece mükemmel Yusufeli Kebabından yeyip köye doğru devam ettik.

Lantiyeti geçtiğimizde yamaçlar alacalanmaya başlamıştı. Kara merhaba demiştik sizin anlayacağınız. Öğdem yol ayrımından sonra kar gitgide artmaya başladı. Esendal Akarsu Mahallesine (Zoybar) vardığımızda ise artık kar üzerinde gidiyorduk. Kar kalınlığı 30 cm den fazla idi ama manzara mükemmeldi. Cuvareket adlı mıntıkayı geçtikten sonra artık köyümün sınırlarına girmiştik. Heyecan had safhada idi. Köyümü ilk kez beyaz örtüler altında görecektim. Daha önce hep yazları gelmiştim. Kışı ilk kez görüyordum. Biraz endişem de vardı. Çünkü Bambelt’ten bizim Kosket mahallesine ciddi bir yokuş vardı ve bu yokuşu çıkmakta sorun yaşayabilirdik. Araba 4×4 olsa da sonuçta hatrı sayılır bir kar kütlesi üzerinde gidiyorduk.

Bambelt’i geçip Kosket’e rahatça çıktık. Arabayı kullanan ağabeyim, biz bu sıcaklıkla Sipriyet’e (Mezramız) çıkalım, köye geri ineriz dedi. Biz de hiç itiraz etmedik tabii. Ancak köyün içinden geçip Maranhev deresindeki köprü başına geldiğimizde arabamız benden bu kadar dedi. Daha epeyce yol vardı mezraya. Geri dönmek istedik ama o da olmadı. Bu arada köyde yaşayan komşular imdadımıza yetişti ellerinde küreklerle. Geri gidemeyince köprüyü geçip, karşı mahalleden tekrar Bambelt’e inmeye oradan da yine daha önce geçtiğimiz yoldan geçerek tekrar köye çıkmaya karar veridk. Bambelt’e indik ama ne yazık ki arabamız “ben daha gitmiyorum, başınızın çaresine bakın” diye kenara çekildi. Küreklerle karları küredik, yalvardık yakardık ama inadı inat gitmem dedi diredi ayaklarını. Kararına saygı gösterip elzem malzemelerimizi elimize alarak 3 km lik yokuşu yaya olarak tırmanmaya başladık. Bir yandan da gülüyorduk, az önce arabayla çıktığımız yokuşu şimdi yaya çıkmak zorunda kalmıştık.

Köye vardığımızda diz boyu kara bata çıka pantolonumun dizden aşağısı taş gibi buzlaşmıştı. Ayakkabılarım iyi idi üşümemiştim ama hani köy 50 metre daha uzak olsa giemeyecek kadar yorulmuştum. Meğer Nilüfer’in şarkısında dediği gibi karda yürümek gerçekten zormuş. Allah’tan akrabamız olan köy Muhtarı Elfaz Kılıç’ın evi köyün hemen girişindeki ilk evdi. Merdivenlerden inip ayakkabılarımı açmak için pantolonumu geri sıvayınca paçalarımın altından yumruk büyüklüğünde kar kütleleri döküldü. İçeri girince bizi nar gibi kızarmış soba karşıladı. Aşırı soğuktan sıcağa girince doğal sonuç olarak el ve ayaklarımız sızım sızım sızlıyordu. Akşam namazı vakti de gelmişti bu arada ve soğuk su ile abdest alınca sızılar da geçiverdi.

Namaz sonrası odaya girdiğimde bizi mükellef bir sofranın beklediğini gördüm. O ana kadar açlık hissetmemiştim ama birden çok acıktığımı hissettim. Sofrada kavurma, kara peynir, taze tereyağı, kaymak, bal, ev ekmeği, kuymak gibi hepsi köyde üretilmiş, lezzetlerini özlediğimiz yemekler vardı. Tabii yanında çay. Ağzıma attığım her lokmayı, o muhteşem lezzetten her bir dişime adaletli bir şekilde tattırmak için 32 kez çiğneyip öyle yutuyordum.

Neden sonra lamba yerine tüpgazlı lüksün yandığını fark ettim. Elektrik yok mu dediğimde aşağıda Moğricala denen yerde 2 adet direğin kar nedeni ile devrildiğini, bu yüzden de elektrik olmadığını öğrendik. Eh bu da iyi deyip yemeğimizi bitirdikten sonra diğer evlerde kalan hısım-akraba da teker teker yanımıza gelmeye başladı. Herkes toplandığında koyu bir sohbete çoktaan dalmıştık. Çok uzun zamandan beri bu kadar iştahlı sohbet ettiğimizi hatırlamıyorum.

Tam siyah-beyaz köy günleri yaşıyorduk. Köye yıllar önce yol yokken olduğu gibi yaya gelmiştik. Elektrik yoktu. Cep telefonu çekmiyordu. Çekse bile şarjı bitmişti. Normal telefon da elektrik kesik olduğundan santralin devre dışı kalması sonucu çalışmaz olmuştu. Televizyon da seyredilemiyordu. Dolayısı ile birbirimizle sohbet etmekten başka seçeneğimiz de yoktu. Vakit ilerleyip herkes evlerine dağılınca biz de hazırlanan yataklarımıza çekildik. Sabah ne zaman nasıl oldu anlamamıştım bile.

Sabah kahvaltımızı edip gençlerle birlikte “tavşan” avına çıktık. Millet tüfeğini ben ise fotoğraf makinemi almıştım. Köyden yürüyerek karşı mahalleye geçtik. Caminin arkasındaki ormanda tavşan olabileceğini düşünüyorduk. İzlerini bulduk ama kendini bulamadık. Camide öğlen namazını eda edip oradaki tek dumanı tüten hanede öğlen yemeğimizi yedikten sonra aşağı Bambelt’e indik. Arabamızın yanına vardığımza çalıştırıp tekrar köye çıkmayı denedik ama inadı hala devam ediyordu. O esanda Sacveret’ten bize doğru greyderin geldiğini gördük. Yola inip bekledik ve bizim mahalleye çıkmasını rica ettik. Balalan Köyü’ne gidiyormuş ama sağolsun bizi kırmadı. Greyder yolları temizleyince arabamız da inadından vaz geçip köye çıktı.

Öğlenden sonra köy çeşmesinin önünde “Hezek” binip biraz eğlendik. Çocukluğumuzu yaşar gibiydik. Akşam olduğunda yine siyah-beyaz köy gecelerinden biri başlamıştı. Bütün köy halkı yine bir araya toplanıp koyu bir sohbete daldık. Bilgisayarda gündüz çektiğimiz fotoğrafları izleyip kritiğini yaptık.

Yatma vakti gelip de yatağa yattığımda teknolojinin aslında yaşamımızı kolaylaştırırken bizlere neler kaybettirdiğini düşünmeye başladım. Elektrik olmayınca televizyon çalışmadı, ona bakmak yerine vaktimizi birbirimizi dinleyerek geçirdik. Telefonlar olmadığı için de ne SMS geldi, ne de arayan soran, moralimizi bozan oldu. Köyden çıkalı tam 40 yıl olmuştu. 39 yıl bitmiş, 40. yıldan 2 gün almıştık. Ama aradan geçen bunca yıla rağmen elektrik olmadığından 40 yıl öncesi gibi zaman geçirmiştik. Yol vardı ama kar nedeni ile araba çıkmıyordu. Hayatımızı kolaylaştıran teknolojinin elektrik boyutu hayatımızdan çıkınca geriye hiçbir şey kalmıyormuş meğer. Meğer ne kadar bağlanmışız, farkında olmadan. Onsuz hayat olmaz sanıyoruz ama zorunlu olarak hayatımızdan çıktığında da pekala yaşanabiliyormuş. Ve siyah beyaz köy günleri hiç de o kadar kötü değilmiş ve insan o günleri ne kadar özlediğini yaşayınca anlıyormuş. Keşke aradabir böyle siyah-beyaz köy günlerini zarurete bağlı olarak değil de, kendi rızamızla yaşayabilsek…

Selam ve saygılarımla.

İlgili Terimler : , ,

YORUMLAR

İsminiz

 

E-Posta Adresiniz

Yorumunuz

Fevzi YAPICI

Fevzi YAPICI

Son Yazıları

FACEBOOK'TA BİZİ BULUN